Sosyalist Zemin -Marksizm Zafere, Troçkizm İhanete Götürür!  

Geri git   Sosyalist Zemin -Marksizm Zafere, Troçkizm İhanete Götürür! >
ULUSLARIN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI
> Ötekilerin Tarihi


Konu Bilgileri
Konu Başlığı
Zilan Deresi Katliamı
Konudaki Cevap Sayısı
6
Şuan Bu Konuyu Görüntüleyenler
 
Görüntülenme Sayısı
3650

Yeni Konu aç  Cevapla
 
Bookmark and Share Seçenekler Stil
Alt 24-06-2012, 19:29 PM   #1
Kullanıcı Profili
Jiyanî
Berxwedan Jiyanê
Avatar Yok
Sosyalist ZeminJiyanî
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Oct 2010
Üye No: 6
Mesajlar: 1,046
Konular: 606
Teşekkür Grafikleri
Teşekkür: 1485
707 Mesajına 1759 Teşekkür Aldı
IM
Standart Zilan Deresi Katliamı

Kanlı bir derenin hikayesi: Geliyê Zîlan /Sedat ULUGANA



Yıl 1930… Aylardan Haziran… Dolunaylı bir gecede Zîlan’ın vadilerinden atlılar koşturuyordu. Ağrı Cumhuriyeti Generali İhsan Nuri bir ferman göndermiş Zîlan’a, savaşçıların 4 Temmuz’da harekete geçmelerini istiyor ve ekliyor:


“Her şeyden bizi kesinlikle haberdar edin.” Daha Haziran’ın 19’u ve Ağrı’nın hiçbir şeyden haberi yok. Qeşqedağ eteklerinde 507 tane çadır kurulmuş… Çadırların 10’undan fazlası makkari marka tüfek ve mermiyle dolu… Diğerlerinde de savaşçılar kalıyor. Akşam olduğunda teker teker atlara binip dağın eteğinde toplanıyor direnişçiler… Atlarının yönlerini çeviriyorlar. Yön Çakırbeg yönü… Dolunaylı bir Zîlan gecesinde Kürt atlılarının nal sesleri, Zîlan deresinin sesine karışıyor
Şebabê Misto ile Bekirê Qulîxan’ın destesi Çakırbeg üzerine gönderildi. Ve tarihte 1930 Zîlan direnişi, devletin deyimi ile Zeylan İsyanı olarak yer alan Kürt başkaldırısı, İhsan Nuri’nin fermanda belirttiği 4 Temmuz’u beklemeden yaklaşık 15 gün önceden, çok zamansız bir şekilde başlamış oldu. Sırasıyla Çakırbeg, Hesenevdal, Norşat karakollarında konuşlanan 15. Seyyar Jandarma Alayı askerlerine baskınlar düzenleyen Kürt direnişçiler, alay namına bir şey kalmayınca, Erciş’i kuşattılar. Erciş Tayyare Taburu ile bazı mahalleler alındı. İdris Erdinç ve kardeşi Süleyman Erdinç adındaki milis reisleri tarafından silahlandırılan Türkmenler, Kürt direnişçilere karşı koyunca işler değişti. Van’dan gelen kara birlikleri ile Ağrı’dan kalkan uçakların müdahalesiyle Kürt direnişçiler geri çekilmek zorunda kaldılar. Geri çekilirken de Erciş Tayyare Taburu’ndaki el konulmuş uçakları ateşe verdiler. Daha sonra Nadir Bey (Süphandağ) ile kardeşi Mehmet Bey (Süphandağ) tarafından Patnos kuşatıldı fakat alınmadı. Bargıri yani Muradiye ise alındığı halde korunamadı. Böylece Zîlan, Ağrı Kürt Cumhuriyeti’ne dahil edilemedi. En önemlisi ise bütün bunlar olurken Ağrı’daki direniş komitesinin hiçbir şeyden haberi yoktu. Bu habersizliğin bedeli ağır olacaktı.

Uçaklardan ateş yağdırıldı
Türk ordusunun kitle imha silahlarını kullanma tarihi 1930 yılına kadar uzanır. Son yıllarda PKK gerillalarına karşı işlediği savaş ve insanlık suçlarıyla gündeme gelen Türk ordusu, aynı yöntemleri 80 yıl önce de Zîlan’daki Kürt direnişçilere karşı kullanıyordu. Direnişçiler Zîlan’a çekilirken onları takip eden Türk uçakları gökten ölüm yağdırıyordu. Yere düşen yangın bombaları, düştüğü yerle birlikte direnişçileri ve onlara iltica etmiş olan sivilleri kömürleştiriyordu. Nitekim dönemin Cumhuriyet gazetesi bununla gurur duyuyordu: “Harp bu havalide pek müthiş şekilde cereyan etmekte… Şakiler tayyarelerimizin ateş bombaları altında inlemekte…”
Geçen gün Erciş’in Hêrîşo Köyünde 96 yaşındaki Hecî Wehyeddîn Polatcanlı ile yapmış olduğum röportajın konusu bu yangın bombalarıydı. Hecî Wehyeddîn hala o bombaların etkisindeydi: “Pay köyü istikametinden kaçarken, bizim bulunduğumuz alana uçaklar tarafından ateş yağdırıldı. Kendimi sarp bir yere attım. Etraftaki her şey yanıyordu. Her taraf toz dumandı. Birden annemin çığlıkları duyuldu. Saklandığım yerden çıktım. Annem beni görünce sevindi. Kurtuldum.”
Uçaklar sonra direnişçileri geçip Kürt köylerine yöneliyorlardı. Köylere ateş yağdırıyorlardı. O günleri yaşayan Mele Ahmet Çelebi “Gök kızıldı ve bulutlar ağlıyordu. Gözyaşları ise alev alevdi” diyordu… Bu mahşerden her canlı nasibini alıyordu. ‘Kürtler koyun kılığına bürünüyorlar’ diye koyun sürüleri bombalanıyordu. Ortasına bomba düşen koyun önce göğe savruluyor; sonra da yere düşüyordu.
Ankara, binlerce kişilik bir orduyu Zîlan’a gönderdi. Askerler Yekmal ve Arnês iskelelerinden Zîlan’a ayak bastıklarında, (daha sonra aynı iskelelerden Zîlanlı Kürtlerin bir kısmı Adana Zindanı’na bir kısmı da Batı Anadolu’ya sürgüne gönderilecekti) Erciş Tayyare Taburu’ndan kalkan uçakların attıkları bombaların gümbürtüleri duyuluyordu. Patnos, Muradiye ve Çaldıran sahalarında da 26 köy havadan bombalandı. Zîlan ve çevresinde toplam 80’e yakın köy yakılıp yıkıldı. Zîlan Vadisi’nin bütün giriş ve çıkışları tutuldu. Tenkil dedikleri katliamın boyutları korkunçtu. Milisler bölgeyi avuçlarının içi gibi biliyorlardı, bölgedeki herkesi tanıyorlardı. İlk etapta 1000’den fazla Kürt direnişçi öldürüldü.

‘Gökyüzünden et parçaları yağıyordu’
Temmuzdu, bazı Kürt köyleri yaylalara çıkmışlardı, bazı Kürt köyleri ise sırtlarını dağlara dayamış, bekliyorlardı. Temmuzun eritici sıcağından alçak damlardaki kil, balçığa dönüşmüştü. Çakırbeg’de dama çıkmış, ayakları yarısına kadar kil balçığına batmış, şimdi yaklaşık 95 yaşında Hacı Şebab Kandemir o günleri “15 binden fazla kadın, çocuk ve yaşlı birbirlerine bağlanarak mitralyöz ateşine tutuldular. Hamile kadınların karınlarındaki çocuklar süngülendi. Ekinler yakıldı, su kuyularına beton döküldü” diyerek anlatıyor. Hacı Şebab Kandemir o günlerde daha çocuktu: “Köyün yanı başındaki ormana sığındık. Kurtulduğumuzu, her şeyin bittiğini sanmıştık ama yanılmıştık, her şey yeni başlamıştı.”
Zîlan’da tek bir canlı sağ bırakılmayacaktı. Onun için yaylalara çıkmış Kürtler, ‘nüfus sayımı yapılacak’ diye geri çağrılıyordu. Geri dönen Kürtler kurşunlanıyordu. Hala hayatta olan Cergeşin köyünden Übeyit Fidan: “Biz yayladan inerken (Komir köyü civarında) askerler bize kurşun yağdırdılar, güzergahımız derin bir vadi olduğu için kurşunlar bize kadar ulaşamıyordu. Fakat Nazê’nin oğlu Salih vuruldu. Salih öldü. 4 yaşlarında falandı. Koşamıyordu ya Nazê onu sırtına almıştı. Nazê’nin sırtında vuruldu. Salih öldü. Bırakıp kaçtık.” Nazê 87 yaşında sürgünde öldü… Öldüğünde bile hala Salih’i unutmamıştı. Hesenevdal, Adaxeybê, Milk, Newala Fedê, Newala Kuştiya, Newala Bebo, Çakırbeg isimleri toplu katliamların yapıldığı derin vadilerin isimleridir artık. Onlarca köyün ahalisi bu vadilere toplanıyordu, beklemelerini söyleyip hemen yamaçlara çıkıyordu askerler ve mitralyözler ateşleniyordu. O günlerde daha çocuk olan ve aldığı süngü darbesini hayatı boyunca taşıyan Heci Heyder Özer katliamdan sağ kurtulanlardan biriydi: “Hepimiz oturduk. Birkaç kız çocuğu beştaş oynuyorlardı, bazı çocuklar da mendil oyunu oynuyorlardı, hepsi de şen şakraktı. Tepelere xefif makineleri (mitralyöz) kurdular, yönlerini bize çevirdiler… İnsanların kafatasları vücutlarından kopup havaya uçuyorlardı, sonra da yağmur gibi gökyüzünden üzerimize et parçaları düşüyordu. Çığlıklar kesildikten sonra mitralyözler de durdu. Asker dağa vurup gitti.”

Bebekler süngülenip öldürüldü
Katliamdan sağ kurtulan diğer bir tanık ise Reşit Akmaz’dı: “800, belki de 1000’den fazlaydık. Bizi teker teker tahta köprünün üzerinden karşıya geçirdiler. Hiç unutmam, 10 yaşlarında bir erkek çocuk oynaya oynaya güle güle yanımızda yürüyordu. Adaxeybê vadisine geldiğimizde, birden bir ses yükseldi ‘Ateş serbest!’ diye. Yağmur gibi üzerimize mermi yağdı. Çığlıklar, Allahu ekberler, Kelime-i Şahadetler, ağlamalar, inlemeler, bebek sesleri, çocuk ağlamaları birbirine karıştı.”

Zîlan katliamının komutası Albay Derviş’teydi. 1886 yılında Vardar’a bağlı (Makedonya sınırları içinde) Yenice’de doğdu. Son görev yeri Erzincan’dı. Erzincan’dan Malazgirt hattı üzerinden Zîlan’a geldi. Rütbesi Albay’dı. Zîlan’da malum katliamı gerçekleştirdikten sonra, 30 Ağustos 1930’da rütbesi generalliğe yükseltildi. Madalya ile ödüllendirildi. 1932’de öldü. Kemal Derviş‘in akrabası, Dersim kasabı Abdullah Alpdoğan’ın bacanağı, Koçgiri kasabı sakallı Nurettin Paşa’nın damadıydı. Sağ kurtulan çocukların öldürülmesini istiyordu. Erciş’in Ziyareta Baso köyünden Hüseyin Yıldız, katliam döneminde 7. Kolordu’nun bünyesinde Diyarbakır’da asker olduğunu söylüyordu. 7. Kolordu, başkaldırıyı bastırmakla görevli 9. Kolordu’ya takviye birlikler gönderir. Bu birliklerin içinde Hüseyin Yıldız da vardır. Hüseyin Yıldız yerli er olduğu için Derviş Bey alayına verilir. Çakırbeg (Çakırbey) köyünde şahit olduğu insanlık dışı bir öldürme olayını hayatı boyunca unutmadı: “Derviş Bey ‘İçinizde bu kadının karnını deşip piçini çıkaracak gönüllü biri çıksın!’ diye bağırdı. Birkaç kez seslendi, askerlerden bir ses çıkmadı. Bunun üzerine ‘bu işi gerçekleştirecek kişiye kırk gün mükâfat izni var’ dedi. Bir asker gönüllü olarak çıktı, iki kolundan kıskıvrak tutulmuş zavallı kadının karnını süngüyle yardı. Kadıncağız hemen öldü. Çocuk yaşıyordu. Derviş Bey: ‘Bakın bakalım piç, erkek mi kız mı?’ diye sordu. Asker ‘Erkek!’ diye cevapladı. Derviş Bey ‘O piçin erkek olduğunu tahmin etmiştim’ dedi. Asker çocuğu da süngüleyip öldürdü.”

Cesetler ateşe atılıyordu

Bütün bu katliamlara milisler de bizzat iştirak etmişlerdi, Milis süvari kumandanı Süleyman Bey (Erdinç) ve kravatlı, boynunda dürbünüyle Ağabey lakaplı İdris (Erdinç), parlak çizmeleriyle Sidîqê Heso ile Feto. Askerlerle birlikte katliamı gerçekleştirdikten sonra milisler, köylülerin bütün mallarına el koyuyorlardı. Bütün aşiretleri yakından tanıyorlardı. Aileleri ve aralarındaki bağları ayrıntılı bir şekilde Derviş Bey ile İbrahim Bey’e anlatıyorlardı. Sağ kurtulanlara musallat olmuşlardı. Arkalarında yine çoğunluğu Ercişli Türkmenlerden oluşan bir milis ordusu vardı: İdris (Erdinç), Süleyman (Erdinç), Sidîqê Heso, Feto, Seydkili Şerifê Telal, Eliyê Evdi (Çêloyi), Helîm Xoce (Helîm Çelebi), Şeyh Taho (Şêx Tahir), Memê Hemze, Cindo, Refo (Nalbantoğlu), Mehmet Turan, Şewketê Wani (Vanlı Şevket Efendi), Muştak Efendi (Çavuşoğullarının Dedeleri), Abdullah Efendi, Hacı Ali (Albayrak), Ali Ağa (Nazlı), Dahar Ağa (Xerginli), Purulli Mecit Efendi (Gazioğlu), Fırıncı Mevlüt (Hançer), Zortullu Murat Bey, Kasap Şerif Ağa (Bakak), Muhtar Mevlüt Efendi (Aydın), Paketçi Şevket (Ceylan), Saracın Recep (Saraçoğlu), İmam Mehmet Efendi (Sancak), Ömer Ağa (Kasımbağlı) ve adlarını sıralasak sayfaları dolduracak olan Xergin, Pülur, Pülumark, Yekmal ve Erciş yerli Türkmenleri…
Zîlan’dan getirilen esirler, gündüz şehir camisine kapatılırdı. Akşam oldu mu Örene, Heyderbeg, Êrşat yolu kenarında kurşuna dizilirlerdi. Yeni bir yer bulundu. Aşê Davuda… Mevsim yazdır. Erciş de yemyeşildir. Xerginli Misto Van Gölü’nün masmavi sahilinden baktığında iki rengin uyumsuzluğunu çok iyi görebiliyormuş. Çocukmuş. Aklında kalan tek şey de bu olmuş. Heci Şebab Kandemir de o günlerde daha çocukmuş, ceset gördükçe annesi gözlerini kapatmış: “Seyid camisinden Êrşat mezarlığına kadar yolun her iki tarafı kurşuna dizilmiş insan cesetleriyle doluydu. Yazın başlarıydı. Kanları toprağın üzerinde simsiyah bir tabaka oluşturmuştu; annem yine gözlerimi kapattı. Korkmamam için… Erciş’in büyük camisi (Kara Yusuf Cami) var ya, işte orasını cezaevi olarak kullanıyorlardı. Askerler Geliyê Zîlan’daki insanları gündüz getirip bu camiye kapatıyorlardı. Akşam olunca da götürüp öldürüyorlardı. Aşê Davuda’da ve Aşê Keşiş’e götürüp öldürüyorlardı. Heyderbeg (Haydarbey) yolu üzerinde öldürüyorlardı. Örene (Wêrane) yolu üzerinde öldürüyorlardı. Yekmal yolu üzerinde öldürüyorlardı. Bu şekilde abartısız günde 200 kişiyi öldürüyorlardı. Esir kafileleri Erciş’e getirildiği zaman benle ailem de içindeydik. Êrşat köyüne geldiğimizde bazı evler yakılmıştı. Hala yanıyorlardı. İşte bu ateşin içine cesetleri atıyordu askerler, cenazeleri yakıyorlardı.”

Efsane Reşê Silo



Diğer bir tanık ise mele Ahmet Yıldız: “Aşê Davuda ceset doluydu, ağustos sıcağında cesetler şişmiş, kokuyordu. Askerler, genç kız ve kadınların cesetlerine tecavüz ediyorlardı. Aşê Davuda (Davutlar değirmeni), Erciş kız yatılı ilköğretim bölge okulunun bulunduğu yerdir, Van-Erciş yolu üzerinde bulunuyor ya. En büyük toplu katliamlardan biri de orda yapıldı. Ben o zamanlarda askerlere erzak taşırdım. Birkaç defa Aşê Davuda’da kamp kurmuş olan askerlere erzak götürdüm; kendi gözlerimle gördüm. Cenazeleri üstüste kule şeklinde yığmışlardı. Hiç unutmam, askerler cenazelerin arasına girip güzel kadın ve kızların cesetlerine tecavüz ediyorlardı.”
Reşo ismi, halkın sempatisinden dolayı kısalttığı Reşit isminden gelir. Babasının ismi Süleyman’dır. Onun için de Reşê Silo diye anılır. Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra gündeme gelen 1926 sürgününde Batı Anadolu’ya gönderilmek istenmiş, o da Bekirê Qulîxan gibi beylerle birlikte dağa çıkmıştı. O günden sonra da bir daha Zîlan dağlarından inmedi. Zîlan İsyanı vahşi bir katliamla sonuçlanınca, eşi Zeyno’nun öldürüleceğini hesap ederek onu yanına aldı. Zeyno da en az Reşo kadar cesaretli ve yiğitti. Reşo adamlarıyla birlikte 1931’in kışına kadar direnir, Zîlan bölgesi boşaltıldığı için Reşo’ya bağlı direnişçiler arasında açlık başlar. Bunun üzerine Reşo birkaç akrabasıyla eşi Zeyno ile Zeyno’nun iki kardeşini yanına alarak Tendürek dağı yakınlarındaki Devetaş mevkisine çekilir. Reşoyê Silo, Zîlan’daki Çakırbeg karakol baskınına katılan direnişçilerden biriydi. Yöredeki pek çok çatışmalarda Nadir Bey’in yanında yer alan Reşo, Ağrı dağındaki direniş merkezinin dağılmasıyla birlikte sınırdaki dağlarda faaliyetlerini sürdürdü. Reşo bir efsaneydi.

Yiğit kadın savaşçı Zeyno
1931 kışında, Reşo’nun Devetaş adında bir mağarada olduğunu duyan Türk askeri, milisler eşliğinde bölgeye operasyon düzenlerler. Reşo’nun silahı tutukluluk yapar. Reşo esir düşer. Askerlerin önünü düşüp mağaraya giderler. Tek derdi eşi Zeyno’dur. O günü milis Şükrü Yardımcı İbrahim Bey şöyle anlatıyor: “‘Söz Reşo, gidelim eşin Zeyno da teslim olsun, size dokunmayacağım.’ Reşo önde biz arkada, Zeyno’nun saklandığı Tendürek dağındaki Devetaş mağarasına gittik. Mağarayı sardığımızda Zeyno bizi fark etti. Bir anda üzerimize kurşun yağdırdı. Reşo dayanmadı; ‘Zeyno beni yakaladılar, bundan sonrası fayda etmez, silahını bırak’ diye bağırdı. Bunun üzerine Zeyno da ‘Hani sen Emer ailesinin yiğitiydin, ölürüm de teslim olmam diyordun? Ne oldu, neden teslim oldun?’ Reşo da ‘Zeyno ben teslim olmadım, tüfeğim bana hainlik etti. Yoksa teslim olmazdım, bensiz mi savaşacaksın?’ Bu sözler üzerine Zeyno mağaradan çıkıp, tüfeğini yere attı. İbrahim Bey sordu: ‘Zeyno bak işte seni de, kocanı da yakaladım. Şimdi söyle bakalım ben mi yiğitim yoksa kocan Reşit Bey mi?’ Zeyno gülerek ‘Sen Reşit beyin köpeği bile olamazsın. Bizi öldüreceksin biliyorum. Reşit beyin tüfeğini geri ver, 20 metre uzaklaşalım öyle vur’ dedi ve devam etti: ‘Emrinde yüzlerce asker ve milis var ve arkanda da bir devlet var. Benim kocamın da sadece bir tüfeği var. O tüfek de hainlik etti’ dedi. İkisi de öldürüldü.”
Reşo efsanesi bitmemişti, yeni başlamıştı. Dengbêj Şakiro, Reşo’yu da stranlaştırdı. Bu stran da dilden dile dolaştı. Elime geçen fotoğraflar, sadece Reşo’nun katline ışık tutmuyor. Aynı zamanda bütün bir katliamın en net tanığı… Yıllar sonra eski bir asker, İran’dan Reşo’nun ailesine bir mektup ile bir fotoğraf göndermişti… Mektup Arap harfleriyle yazılıydı… Mektupta Reşo’nun katline dair birkaç ayrıntı daha vardı: “İbrahim Bey Reşo’ya sordu:
- Seni nasıl öldürmemi istiyorsun?
Reşo da:
- Tüfeğim tutukluluk yaptı, o tüfeği ağzıma sık… dedi.”

‘Simbêlê bavê min reş bû’

Fotoğraftaki kişi Reşo’ydu. Ağzından kan geliyordu… Üzerinde pahalı olduğu ve İran’dan alındığı beli olan İngiliz kumaşından elbiseler vardı. Temiz yüzlü, saçları taralı bu direnişçinin kafasını keserlerken saçına bir de bez bağladılar, saçı yüzüne dükümlesin, herkes onu tanısın diye… Aynı şey ondan önce Beşiri’de Yado’ya, ondan sonra da Dêrsim’de Alişer’e yapıldı… Yani kafaları kesildi. Eşi Zeyno’nun kesik başı öküz heybelerine konuldu. Köy köy, şehir şehir teşhir edilerek Karaköse (Ağrı) şehir merkezine götürülüp, şehrin en eski eczanesinin önünde et çengellerine takıldı. 2011 yılında görüştüğüm Naci Kutlay, eczane önündeki bu teşhirin Ağrı’daki yerli halkın hafızasına çok iyi kazındığını söylüyordu. Hala hayatta olan tanıklardan Übeyit Fidan’ın anlatımları Reşo’nun ve Zeyno’nun ölümüne çok iyi şekilde ışık tutuyor: “Reşo ile Zeyno’nun katledildiği zaman, daha dün gibi aklımda. Reşo’nun annesinin ismi Amine idi. Bizim köydeydi Reşo’nun katledildiğini duyduğunda, köydeki bütün kadınları etrafına toplayıp dedi ki: ‘Kadınlar bana bakın! Reşo’mu katletmişler. Kesik başını Erciş’e getirmişler. Yarın en güzel elbiselerimizi giyip hep birlikte Reşo’mu görmeye gideceğiz. En güzel elbisemi giyeceğim ki kumandan bilsin, bu yiğit Reşo bu kadının oğludur.’
Bütün kadınlar Erciş’e gidince ben de annemin eteğini tutup gittim. Büyük Camii’nin önünde Reşo ile Zeyno’nun başlarını sergiliyorlardı. Mahşeri bir kalabalık vardı. Reşo’nun annesi haykırdı ‘Hey millet! Bu yiğit Reşo’yu dünyaya getiren benim’ diye. O günü hiç unutmadım. Zeyno’nun kesik başını upuzun örülü saçları kaplamıştı. Zeyno’nun kafasını öküz heybesine koyduklarında, saçları o kadar uzundu ki yerlerde sürünüyordu. Benim babamı da milisler Adana Zindanı’na göndertti.”
Übeyit Fidan babasından bahsedince, araya girdim; “baban nasıl biriydi?” diye sordum. Bu yüz yaşına merdiven dayamış heybetli ihtiyar birden titredi ve ağlamaya başladı. “Bavê min mêrekî çawa bu! Bavê min axx bavê min... Yekî taylan û bejnbilind bû... Simbêlê bavê min reş bû... Wan ew bir Hepsa Edenê û carekê din nezivirî... (Babam öyle bir adamdı ki! Babam ahh babam… Uzun boylu geniş omuzluydu… Siyah bıyıkları vardı. Adana Zindanı‘na gönderildi. Bir daha geri dönmedi.) Übeyit Fidan o gün bana, duygusallığın ve baba sevgisinin yaşının olmadığını gerçekten öğretti… Çünkü 100 yaşındaki bir çocuk! Babası için hala ağlıyordu. Ve Zîlan hala kan akıyordu…

PolitikArt/Yeni Özgür Politika
Jiyanî isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Jiyanî Adlı Kullanıcıya bu mesajı İçin Teşekkür Edenler:3 Kişi
*Soresvan* (24-06-2012), T.Partizan (27-06-2012), Özgürlükateşi (24-06-2012)
Alt 24-06-2012, 19:30 PM   #2
Kullanıcı Profili
Jiyanî
Berxwedan Jiyanê
Avatar Yok
Sosyalist ZeminJiyanî
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Oct 2010
Üye No: 6
Mesajlar: 1,046
Konular: 606
Teşekkür Grafikleri
Teşekkür: 1485
707 Mesajına 1759 Teşekkür Aldı
IM
Standart

‘O topraklarda hala ot yeşermiyor’

O cenazeler yerlerde kaldı. Sahipleri olanlar, gelip cenazelerini alıp götürdüler. Zaten çoğunun sahibi yoktu. Hepsi orada güneşin altında sahipsiz kaldı. O dereler ta son yıllara kadar etleri çürüyenlerin kemikleri ile doluydu. İnsan kanının döküldüğü o yerlerde hala ot yeşermiyor. Toprağı halen kıpkırmızıdır.


İnsanlık tarihi acı olaylarla dolu. Zîlan katliamı da Serhatlılar için böylesi bir anlam taşımaktadır. Zîlan deresi 20 yıl boyunca yasak bölge ilan edildi. Acıları hatırlamak ve hatırlatmak yıllarca yasak oldu. Katliam acıları hep yüreklerde taşındı, gizlice yaşandı. Ağıtlara, kilamlara konu oldu. Zîlan deresi devamlı olarak Serhatlıların yüreklerinde daima canlı olarak kaldı ve kanamaya devam etti.
Mayıs ayında on gün boyunca Van’ın Erçiş ilçesindeki Zîlan köylerini dolaşma imkanım oldu. Tarihi 1930’da başlatırsak 82 yıldır kanayan bir yaradır Zîlan katliamı. Neredeyse üç nesil, anne ve babalarından dinledikleri Zîlan anılarıyla büyüdüler. Orada yaşayanlar için dere, katliamı, zulmü, barbarlığı, sürgünlüğü ve ölümü çağrıştırıyor. Gittiğimiz yerlerdeki köylülerin anlatımlarından, olayın hala sıcaklığını koruduğunu, acıların taze olduğu gerçeğini hissettim. İnsanlar katliamı sanki dün olmuş gibi anlattılar bize. Tanıklar katliama mekan köylerini, dağlarını, ovalarını, nehirlerini ve mağaralarını gösterirken, bazen ağlayarak, bazen iç çekerek, bazen de ağıtlar yakarak bir filmi anlatır gibiydiler. Sözlü tarihin bizim ve toplumumuz için önemi bir kez daha ortaya çıkmış oldu. Resmi tarih yazıcılarına karşın sözlü tarih anlatımları, tarihimiz için çok önemli bir kaynak olma özelliğini korumaktadır.

Hikayeler, sahipleriyle gömüldü

1930 yılının yazında Erciş’e bağlı Zîlan mıntıkasında, giriş ve çıkışları askerlerce tutulmuş 44 köy ateşe verilmiş, köylülerin hayvanlarına ve diğer malvarlıklarına el konulmuş, binlerce insan toplu bir şekilde makineli tüfeklerle taranıp öldürülmüş. Kurşuna dizilen köylüler, muhtarlar aracılığıyla toplanmış. Silah sesleri, insan sesleri ile birlikte kesilmiş. Cesetler arasında sağ kalanların olup olmadığına bakmışlar. Onlar süngü ile vurmuşlar. Bazıları, anne ve babalarının cesetleri altında kalarak kurtulmuş.
Cumhuriyet gazetesi, 16 Temmuz 1930 tarihli sayısında katliamı şu şekilde vermiş: „Ağrı eteklerinde eşkıyaya iltica eden köyler tamamen yakılarak ahalisi Erciş’e sevk edilir ve orada iskan olunmuştur. Zilan harekatında imha edilen eşkıya miktarı 15 binden fazladır. Yalnız bir müfreze önünde düşüp ölenler bin kişi olarak tahmin ediliyor. Zilan Deresi’nden sıvışan 5 şaki de teslim olmuştur. Buradaki harp pek müthiş bir tarzda cereyan etmiş, Zilan Deresi lebalep cesetle dolmuştu.“
Belgesel ile ilgili bazı çalışmalar için Ağrı ve Zîlan’da bulunduğum sürede, burada hemen hemen herkesin çok ilginç bir hikayesi olduğunu hissederek gördüm. Konuya ilişkin yazımsal veya görsel çalışmaların azlığından ötürü bazı hikayeler, sahipleriyle birlikte toprağa gömülmüş. Bazı hikayeler ise yaşayıp da konuşmamayı yeğleyenler tarafından bir anlamda gömüldü. 85 yaşında olup da ‘ben olayı hatırlamıyorum’ diyenleri de, ‘yaşım 60’ diyenleri de anlamaya çalıştık. Bazıları ise yaşadıklarını en ince ayrıntısına kadar anlatma yolunu seçtiler.

‘Kimsenin bir suçu yoktu’
Bunlardan biri, Heci Tahir Has. Yanına vardığımızda, daha önce de bazılarının gelip kendisiyle konuştuğunu anlattı. Bir köy evinin dar odasının bir köşesindeki yatağından doğrulayarak bizi memnuniyetle karşıladı. Milk katliamından iki ayağından yaralanarak kurtulan Heci Tahir Has’ın kendi anlatımıyla hikayesi:
„Ben Perexulî köyündenim. Adım Tahir Has. 94 yaşındayım. Ben o zaman küçüktüm. Babam beni iyi yetiştiriyordu. Ben çobanlık falan yapmıyordum. Ailemizin çobanları vardı.
Zîlan’da olaylar başladığında 11- 12 yaşlarındaydım. Ben bu katliamın içindeydim. O katliamda, birçok köyün insanlarını öldürdüler. Onların topladığı köylüler arasında ben de vardım. Katliamda iki yerden ayağımdan yaralandım. Ayağım şimdi iyileşti. (Ayağındaki mermi izlerini gösteriyor) Çok kişi keyfi öldürüldü. Kimsenin bir suçu yoktu. Millet arasında propaganda geliştirdiler. Çakırbey karakolunda 15 asker öldürüyorlar. Derviş bey kafirdi, domuzdu. Alay komutanıydı neydi ben bilmiyorum. Erçiş Türkleri de Kürtlerin düşmanıydılar. Ercişlilerin fesatlığı sonucu her şey oldu. Oysa halk işinde gücünde idi. Zîlan halkı zengindi. Hiçbir şeyden haberleri yoktu. Bu Erçiş Türklerinin politikasıydı. Cevahir Efendi ve milisleri kimi işaret etseler askerler onu tutuklardı. Hele Cevahir Efendi kime parmağını uzatsa, o artık yaşamazdı. Cevahir Efendi’yle Sidiqe Hese Keçele, hükümetin milisleri idiler. Onlara öyle diyorlardı. Kimi işaret etselerdi onlar ölürdü.

‘Vesika vereceğiz dediler’

Köylerin muhtarlarını topladılar. Hepsini bir araya getirdiler. Kimse bir tarafa kaçmasın, Derviş bey gelecek. Köy muhtarları on askerle köye gelip milleti topluyordu. Aynen koyun sürüsü gibi topladılar bizi. Köylüleri ayrı ayrı yerlere bıraktıklarında ben de nenemin ellini tutmuştum. Köylüleri taradıklarında ben de oradaydım. O an bana dolu yağışını hatırlatıyordu. Aynen onun gibi. Hava sıcaktı, 7. aydı, ayın kaçıydı ben bilmiyorum. Askerler köylere girdi. Burhan köyünün muhtarını getirmişlerdi, öğle zamanı idi. Koyun sağanları, yemek yiyenleri, tarlalarında çalışanları topladılar. İşlerini yapanları, bütün çoluk çocukları, kadın ve ihtiyarları topladılar. Bizlere dediler ki isimlerinizi yazıp, vesika verip sizleri bırakacağız. Bizi çayın kenarındaki merkez karakolunda, Sarköy’de topladılar. Bütün köyleri böyle topladılar. Burhan köyünde bir evi ateşe vermişler. Bir delikanlı ile bir kız bacadan çıkmış, geldiler. Onların deyişleriyle, evle beraber içindeki insanlar da yanıyormuş. Onlar da bizlere katıldılar. Bizleri kumandanın yanına götürdüler. Kumandan bizleri köy köy ayırdı. Kumandan Derviş Bey, katır binicisi askerlerden, her defasında on askeri bir köy halkının etrafına dizerdi. Parmağı ile yaptığı işaretle, o askerler, orada toplananları ağır makineli tüfeklerle tarayarak onları orada öldürürlerdi. Her dereye bir köyü dolduruyordu. Öğleden sonra bu işe başladılar. Bu insanları öldürme işi, ikinci gün öğleye doğru sona erdi. Biz de gittik. Köylülerimizi de getirmişlerdi. Bizi aç susuz beklettiler. Aramızda olan birkaç erkeği ayırıp bir dereye koydular. Onları orada kurşunlayarak öldürdüler. Bizleri de toplayıp, Milk köyünün mezarlığına götürdüler. Etrafımız askerler ve ağır makineli tüfeklerle sarıldı. Açılan yaylım ateşi sonucunda, oradaki o çoluk çocuğun hepsi öldürüldü. O anı Allah hiçbir kuluna göstermesin. O insanların çığlıkları ve acı acı bağırmaları, ah vahlarını hiç kimse duymak istemez.

En güzel kıyafetleriyle geldiler
Hele o vahşet anını görmek insanı çıldırtır. Zaten sağ kurtulanlardan çoğu aklını kaybetmiştir. Bunlardan tek tük kurtulan oldu. Kadın, çoluk-çocuk, kız, meme emen bebeler, ihtiyarlar, yeni gelin olmuş gelinler ve ihtiyarları topladıkları; herkesi oracıkta katlettiler. Halkı toplarken onlara, herkes kendi yerel kıyafeti ile gelecek, en güzel elbiselerini giyecek, kadınlar bütün takılarını takarak gelecekler dediler. Tarayarak öldürdüklerinden sonra, cenazeleri ters çevirip ölüp ölmediklerini kontrol ediyorlardı. Sağ kalanları süngü ile ya da kurşunlayarak öldürüyorlardı. Ben de cenazelerin arasında, ayağımdan yaralı idim. Annemin beni eteklerinin arasına aldığını hatırlıyorum. Nenem de kendini üstüme attı. Dışarıda kalan ayaklarımın ikisi de kurşunla yaralandı. Aşağı çaya baktım, çay yanımızdan akıyordu. Yaralılar, kendilerini o çaya atıyorlardı. Su kanlı akıyordu. Cesetler suda gözüküyordu. Ölü ve yaralı olanları kontrol ediyorlardı. Sağ varsa süngülerle karınlarını deşiyorlardı. Hamile kadınların bile karınlarını deşiyorlardı. Kaçanların çoğu da suda boğuldular. Askerler durdukları yerlerde ateş edip kaçanları öldürüyorlardı.

Kanlı ayakkabı ile su taşıdı
Ateş ettiklerinde annem ve nenemin altında kaldım. Annem ve neneme baktıklarında benim de ölmüş olduğumu düşünmüşler ki bana dokunmadılar. Sağ olduğumu bilmiyorlardı. Askerler kadınların tüm takılarını alıp gittiklerinden sonra biz orada kaldık. Tümümüz kan içindeydik, ben de iki kurşunla ayağımdan yaralanmıştım. O çığlıkların içinde emekleyerek yürüyordum. Bir teyzem vardı, bana su getir diyordu. Nasıl gideyim teyze diyordum. Annemin ayakkabısıyla gidip o kanların içinde su getirmemle teyzem vefat etti. Sabah uyandığımda yanımdaki iki kardeş ölmüştü. Yalnız yaşlı olan Miste ölmemişti. Bir de annesi ölen bir çocuk vardı, annesinin memesini emiyordu. Biz oradan ayrıldıktan sonra ne oldu bilmiyorum. Babam iki gün bekledikten sonra üçüncü gün geldi. Kayaların oyuklarında yaşamaya başladık. Bizimle beraber yaşayan 50’ye yakın insan vardı.
Bizi orada öldürdüler. Biz üç gün o yaz güneşinin altında aç susuz kaldık. Aramızda gezen askerler, sağ ya da yaralı olanları süngü ile öldürdüler. Küçük çocukların ya da bebeklerin kafalarını potinlerin nalçaları ile eziyorlardı. Potinlerin ökçelerinde, başı iri çiviler vardı. Öylece bizleri öldürdüler. Onlarda merhamet yoktu. Derviş Bey kafirdi. Üç gün o cenazelerin arasında askerler gezdi. O dere ağızlarında sular hep kanlı akıyordu. Kimse kimsenin halini bilmezdi. Orada hepimizi öldürdüler. Nenemin kızı ölmüştü. On cenaze üstüme düşmüştü. Ben bu on cenazenin altındaydım. Beni çevirdiler, her tarafım kan idi. Yüzüm kandan görünmüyordu. Bu durumda beni ölmüş sandıklarından, tekrardan öldürmediler. Beni yuvarladılar, yerde de çiğnediler. Ben korkumdan ölü rolünü yaptım. Onlar da beni ölü sanarak benden vazgeçtiler. Öylece kurtuldum. Ben orada yaralı kaldım. Halen de yaşıyorum. Öldürmeyen Allah öldürmez. Ayağıma kurşun değdiği için ben emekleyerek cenazelerden ayrıldım. Halamın oğlu beni aldı, kardeşim ve bacım kurşunlarla taranmıştı.

‘Toprak hala kıpkırmızı’
Yedinci aydı. Çok sıcaktı. O esirlerin hepsi öldürülürken, suya atlayanların çoğu suda boğuldu. Çünkü suyun yanındaydılar. Öldürme işi bitince gördüm. Elinde bir kağıt olan asker, diğer elinde beyaz bayrak sallayarak geldi cenazelerin üstüne. Ateşkes dedi. Askerler cenazelerin arasına girdi. Kadınların boyunlarındaki boncuklara varana kadar bütün takıları, kıymetli olan ne varsa hepsini aldılar. Zinetleri topladılar. Altınlar, mercanlar... Üç gün topladılar. Oradaki kumandan bindi atına, çekti gitti. Asker cenazelerin arasında kaldı. Sağ olanları da öldürdükten sonra çekilip Erciş‘e gittiler. O köylerin hayvanlarını, Patnos ve Erciş’in milisleri götürüp aralarında paylaştılar. Yarısını hükümet aldı, yarısını da milisler yedi. O cenazeler yerlerde kaldı. Sahipleri olanlar, gelip cenazelerini alıp götürdüler. Zaten çoğunun sahibi yoktu. Hepsi orada güneşin altında sahipsiz kaldı. O dereler ta son yıllara kadar etleri çürüyenlerin kemikleri ile doluydu. İnsan kanının döküldüğü o yerlerde hala ot yeşermiyor. Toprağı halen kıpkırmızıdır.
Önce yakaladıklarını öldürdüler, öldüremediklerini yakalayıp hapse attılar. Onlar da yakaladıklarını cezaevlerine gönderdiler. Kocapınar’dan, Warkoz köyünden olanlar vardı. Daha aşağı köylerden olanlar vardı. Birçok insanı tutuklayıp gönderdiler. Tanımadıklarım çoktur. Köylerde ne kadar ileri gelen varsa hepsini toplayıp, Erciş ve Van cezaevlerinde yer kalmayınca, yakalananlardan ileri gelenleri Adana cezaevine gönderdiler. Babam da Adana cezaevinde 7 yıl kaldı. Ölmeyenlerin bir kısmı da cezaevinde çeşitli hastalıklardan öldü. 7 yıl orada tutuklu kaldılar, sonunda hepsini af ettiler. Çıkanlar çoluk çocukları ile birlikte sürgün oldukları yerlere gittiler. 1948 yılıydı. Af çıkana kadar oralarda yaşadılar.

‘20 yıl kimse Zîlan’a girmedi’

Benim babamdan kalma yerlerimin tamamını hükümet zaptetti. Zaten ev barkımızı yaktı. Zaptettiği yerimizi de hara yaptı. Erciş’teki Türkler ve hükümetin Türkleri, yerlerimizi kullanıyorlar. Biz ise, şu anda zavallı ve esir olmuşuz. Ortalıkta perişanız. Ben şimdi Erciş’te oturuyorum. Zîlan’a yirmi yıl kimse girmedi. Yirmi yıldan sonra hara oldu. (Altındere Harası, Zîlan’ın yarısından fazlasını kaplar. Devlet haraları üretme çiftliği haline getirmeye çalışıyor. Köylülerin yerlerini başkalarına kiralıyor. Köylüler de kendi topraklarına dönmek için hukuksal mücadele veriyor.) Şimdi de haranın bir kısmını, en güzel yerini, Kırgız Türklerine verdiler. Gerisi de hara olarak kalıyor.
Babamla daha sonra şuan kaldığımız köye geldik. Kaçak yaşadık çünkü hala insanları arıyorlardı. Yaşı büyük olanları, Erçiş Türklerinin isimlerini verdiği tüm köylüleri arıyorlardı. Mağarada iken bir ara silah sesinden sonra mağaradan çıkmak zorunda kaldık. Çünkü yılanlar çok doluşuyordu. Babama bu olanları anlattım. Babam mağaraya duman bıraktı. 40 kişiye yakın aç kalıyorduk. Babam beni sırtına alıyordu. Ayağım kurşunlanmıştı. Daha sonra beni bir Kürt hekime götürdüler. Sonra Hamur ve Diyadin’e akrabalarımın yanına gittik. Hükümet orada babamı yakaladı. Artık öldürmüyorlardı, tutukluyorlardı. Van ve Erciş’te yer olmayınca Adana’ya gönderiyorlardı. O ara bazı kişileri de öldürüyorlardı. Pertax köyünde Hemo’ların 16 kişisini de öldürdüler. Öldürdükleri tüm insanları hepsini bir mezara koydular.
Daha sonra babam yakalanınca amcalarımın yanında kaldık. Pertax’a gelip yerleştik. Annemi, kız kardeşimi, pecekteki kardeşimi, nenemi, babamın kız kardeşini, babamın dayısını öldürdüler. Bu acılar üzerine kilamlar yapıldı. (Bir kilamın sözlerini okuyor.)“
Zîlan’da unutulmayan, unutturulamayan acı, bütün zamanların baskı ve yasaklarına rağmen kendini hatırlatıyor. Zîlan sadece Zîlanlıların değil, hepimizin acısıdır. Zîlan, toplumsal belleğimizdir. Dinlediklerimiz, gördüklerimiz ve söylediklerimiz, söyleyeceklerimiz, toplumsal belleğimizin dile gelmesidir...

NİHAD GÜLTEKİN
Jiyanî isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Jiyanî Adlı Kullanıcıya bu mesajı İçin Teşekkür Edenler:3 Kişi
*Soresvan* (24-06-2012), T.Partizan (27-06-2012), Özgürlükateşi (24-06-2012)
Alt 24-06-2012, 19:32 PM   #3
Kullanıcı Profili
Jiyanî
Berxwedan Jiyanê
Avatar Yok
Sosyalist ZeminJiyanî
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Oct 2010
Üye No: 6
Mesajlar: 1,046
Konular: 606
Teşekkür Grafikleri
Teşekkür: 1485
707 Mesajına 1759 Teşekkür Aldı
IM
Standart

GÜNAY ASLAN: Çocukluğumun Zîlan Deresi

Çoğu kadın ve çocuk 15 bin masum insanın acımasızca katledildiği Zîlan Deresi Katliamı da yaslı tarihimizde kanamaya devam eden acıların başında geliyor.


Gözlerimizi acılarımıza kapatamayız
Gözlerimizi acılarımıza kapatırsak eğer
Köksüz ve ruhsuz bir ağaca döneriz
Ve; çok sürmez, çürür gideriz...


Bir Afrika özdeyişinde böyle diyor. Dünya insanlığının küreselleşmeyle birlikte önemli aşamaları geride bıraktığı; iletişim ve genetik bilimin hızla geliştiği, farklı ulusların, “ulus üstü” oluşumlarda biraraya geldiği, farklı din, dil, kültür ve kökenden gelen insanların karşılıklı etkileşim içerisinde kaynaştığı ve “mülti-kültürel” toplumların oluşmaya başladığı günümüzde biz Kürtler hala geçmişe dönük yaşıyor, geçmişin peşinden koşmaya devam ediyoruz. Bu doğal, ayrıca gerekli de çünkü, köksüz ve ruhsuz bir ağaca dönüşmek, çürüyüp gitmek istemiyoruz. Bu yüzden gözlerimizi acılarımıza kapatamıyoruz. Bizi geleceğe götürecek olan yolun geçmişten geçtiğini biliyoruz. Enerjimizin çoğunu bunun için harcıyor, orada sağalmak, yaralarımız sarmak ve sağlıklı bir biçimde geleceği kucaklamak istiyoruz. Tarihin karanlığına gömülmüş ne varsa bilmenin, bunun yasını tutmanın, hesabını sormanın peşinden koşuyoruz.
Geçmişin acılarıyla yüzleşmek, sorumlularını yüzleştirmek, ruhsal ve düşünsel yüklerimizden özgürleşmek istiyor, sağlıklı ve mutlu bir geleceğin düşünü bu şekilde kuruyoruz. Bunu sadece kendimiz için de değil, aynı coğrafyayı paylaştığımız, acılarımızın ve ahımızın altında ezilen; egemen ırkçı zihniyet tarafından kirletilmiş kardeş halklar için de istiyoruz. İnsanlığın ve uygarlığın beşiği olan çok uluslu, çok dinli ve çok kültürlü o kadim coğrafyada kendisine benzemeyene düşmanca davranan ve her türlü yol ve yönetimi kullanarak, farklı olanı ortadan kaldırmaya çalışan; bu amaçla soykırım ve katliamlar yapan ırkçı zihniyet geçmişte işlediği suçlarla yüzleşmeden, rahat edemeyeceğimizi, huzur içinde, özgürce yaşayamayacağımızı biliyoruz.
Bu nedenle biz geçmişin acılarıyla yüzleşirken, o da geçmişte işlediği suçların hesabını vermelidir. Bu yapılmadan, bu kanlı ve kirli ırkçı zihniyet tasfiye edilmeden birarada kardeşçe ve özgürce yaşamak mümkün olmayacak ve maalesef kanlı ve kirli savaşlar da son bulmayacaktır. Halklarımızın ortak vicdanı kadar, insanlığın da ortak vicdanı, geçmişin yasını tutmayı ve bunun insanlığın gelişim yolunda saygıyla anlamlandırmayı emrediyor! Dolayısıyla geçmişten geleceğe uzanan yaslı tarihimizle yüzleşmek, ruhu ezen acılı, kahırlı ve kanlı yüklerden özgürleşmek gerekiyor.
* * *
Çoğu kadın ve çocuk 15 bin masum insanın acımasızca katledildiği Zîlan Deresi Katliamı da yaslı tarihimizde kanamaya devam eden acıların başında geliyor. Zîlan’da yaşanan acılar bugün bile tazeliğini koruyor. Zira, aradan neredeyse bir asır (82 yıl) geçti ama, Türk devleti Zîlan’da işlediği insanlık suçuyla da yüzleşmedi. Kürt halkının bu acısını paylaşmasına da izin vermedi. Halk Zîlan’da yaşanan acıyla baş başa kalamadı. Yasını tutamadı, yarasını saramadı. Ağzını açıp haykıramadığı, doya doya ağlayamadığı için yara kanamaya ve kanatmaya devam ediyor!
Zîlan Deresi, bizdeki adıyla Geliyê Zîlan çocukluğumun acı, keder ve korku yüklü öykülerinin de başında geliyor. Zîlan’nın acıları da o zamandan bu yana benimle birlikte yaşıyor. Rahmetli dayımlara gittiğim her defasında Zîlan’da yaşanmış drama dair farklı bir insan hikayesi dinler, kederlenir, çocuk yüreğime olmadık yükler bindirirdim. Her defasında derin acı, sonsuz keder ve büyük korku hissederdim.
Dayımların köyü Reşan, 1’inci Dünya Savaşı öncesi bir Asuri Süryani köyüymüş. Savaş yıllarında Ermenilerle birlikte Asuri Süryaniler de sürüldüğü için köy boş kalmış. Dayı tarafım da savaş sürgünü. Onlar Cemaldini aşiretinden. Rus işgali sırasında kuzeyden sürülmüşler. Önce Erzurum’un Hasankale’sine, oradan da Ağrı’nın Diyadin ilçesine gelmişler.
Cumhuriyet’in ilandan sonra da Van’ın Özalp ilçesine bağlı Reşan köyüne gelip, yerleşmişler. Annemin dedesi Mustafa, eşi ve iki oğluyla birlikte gelip köye yerleşmiş. Bir tanıdığının sayesinde, biraz da rüşvet vererek kocaman köyü ele geçirmiş.
Köy büyük, iş çok ama nüfus az. Mustafa ilk elden iki oğlunu evlendirmiş. Büyük oğlunu komşu köyde yaşayan birine ‘besleme’ olarak verilmiş bir Ermeni kızıyla, küçük oğlunu yani annemin babasını da bir akrabasının kızıyla evlendirmiş. Ne var ki Ermeni kızıyla evlenen oğlu bir zaman sonra ölmüş. Mustafa, iki çocuk annesi Ermeni gelinini bu kez küçük oğluyla (Salih) evlendirmiş. Ermeni gelin yıllardır aynı evi paylaştığı kayın biraderine eş, eltisine kuma gitmiş!
Reşan köyü, uçsuz bucaksız yayları, sulak arazileri olan, besicilik açısından avantajlı bir köydü. Yaylalardan yükselen bir dağ bloğu köyü batıdan Çaldıran ovasına bağlardı. Reşan (Türk devleti ona Bodurağaç adını vermişti ama benim çocukluğumda köyde ve çevresinde Allah rızası için bile olsa bir tek ağaç yoktu!) Muradiye’ye daha yakındı ama, devlet idari olarak onu Özalp’e bağlamıştı. Reşan’a komşu Yarımkaya da bir Asuri Süryani köyüydü. Yol üzerindeki Hezara ise eskiden Ermenilerin çoğunlukta olduğu bir köymüş. Biz Özalp’te yaşıyorduk. Yaz aylarında dayımların köyüne ‘tatile’ gidiyorduk! Rahmetli annem yazları tere yağı, peynir, bulgur ve kavurma yapmak için değerlendirirdi. Daha çok bunun için köye giderdik.
* * *
Büyük yaylaları, geniş arazileri olan Reşan’ı ele geçiren büyük dedem Mustafa için köyü tek başına çekip çevirmek kolay değilmiş. Ailenin, dolayısıyla köyün nüfusu az olduğu için, işler yarım kalıyor, yaylalardan ve tarlalardan yeterli verim alınamıyormuş! Hal böyleyken bir gün Mustafa da vefat ediyor. Köyün ve ailenin idaresi geç yaşında annemin babası Salih’e geçiyor. Salih’in kocaman köyü nasıl çekip çevireceğini düşündüğü günlerde ise Reşan’ın 60-70 kilometre uzağında, Kürt tarihin en ağır katliamlarından biri yaşanıyor!
Türk ordusu Ağrı Ayaklanması’na destek verdikleri gerekçesiyle Erçiş ve Muradiye köylerinden topladığı Milan, Sipkan, Hesanan, Zîlan ve Ademan aşiretlerinden insanları Geliyê Zîlan’a dolduruyor ve tepeye diktiği makineli tüfeklerle, kadın, çoluk çocuk, genç, yaşlı, hasta, hamile demeden hepsini kurşuna diziyor... Kürt yurtsever örgütü Xoybûn öncülüğünde başlayan Ağrı Ayaklanması’nı bastırmak amacıyla seçme hava ve kara birlikleriyle bölgeye taarruz eden Türk ordusu, korkunç bir katliam başlatıyor. Ağrı direnişçilerine destek verdikleri gerekçesiyle bölgedeki bütün köyler top atışına tutuluyor. Dağlar, yaylalar, tarlalar uçaklar tarafından bombalanıyor. On binlerce asker bölgeye dağılıyor ve önüne çıkan herkese kurşun yağdırıyor.
Türk ordusunun elinden canlarını kurtulmaya çalışan kimi köylüler de dağlara ve uzak diyarlara doğru kaçmaya başlıyor. Onlarca köyün halkı sıra kendilerine gelmeden önce evlerini ve köylerini terk ediyor; taşınabilecek ne varsa yanlarına alıyor, yollara düşüyor. Kimi dağlara, kimi uzak diyarlara gidiyor. İran’a kaçan, oraya sığınanlar da oluyor.
İşte o kanlı günlerde Zîlan Katliamı’ndan kaçan bazı aileler de Reşan’ın sırtını dayadığı dağın batı yakasında kurulmuş olan Beşparmak köyüne sığınıyor. Katliamdan kaçmış, evsiz, yurtsuz kalmış bu insanların gidecek bir yerleri yoktur. On beş bine yakın insanı katleden, yüzlerce köyü yerle bir eden ve bölgeyi ateşe veren Türk ordusu aylar süren ‘temizlik harekatını’ tamamlayıp kışlasına geri dönmesine rağmen, bu insanlar can korkusu yüzünden geri dönmez, dönemezler. Kaldı ki ortada dönecek köy de kalmamıştır. Bütün köyler yakılıp, yıkılmıştır.
Zîlan Katliamı’ndan kaçan bazı ailelerinin Beşparmak köyüne sığındığını öğrenen Salih dedem, atına atladığı gibi soluğu orada alır. Masum köylülerinin üzüntülerini paylaşır. Onlara eğer isterlerse kendi köyünde yer ve arazi vermeye hazır olduğunu söyler. Birkaç aile bu teklifi kabul eder ve gelir Reşan’a yerleşir.
* * *
Aradan 40 yıla yakın zaman geçmişti. Köye ilk yerleşen Zîlan sürgünlerinin çoğu vefat etmişti. Onların çocukları ve torunları yetişmiş, köyün hane sayısı ve nüfusu artmış, köy epey gelişmişti. Ancak, ben çocukken o köylülere hala ‘macir’ (muhacir) denirdi. Onlardan biri tarif edildiğinde, kaderleri ya da ilk isimleri buymuş gibi önce, ‘macir’ sözcüğü ifade edilirdi.
İlk ve ortaokul yıllarımda istisnasız her tatilde Reşan’a giderdik. Köy bizim için tatil eğlencesiydi ancak, annem için kışa hazırlıkla geçerdi. Eve dönerken bize kış boyu yetecek kadar tere yağı, peynir, bulgur ve kavurma getirirdik. O yıllarda Zîlan Deresi katliamıyla ilgili çok şey dinledim.Bu yüzden çok acı da çektim. Korktum, kederlendim ama, sonraki yıllarda epey bir vicdan azabı da çekmedim dersem yalan olur. Şöyle; bu dünya bütün insanlar gibi dedem Salih için de sonsuza kadar kalacağı bir yer değildi. Sonunda o da hayata veda edecek, çekip gidecekti. Öyle de oldu...
Arkasında sayısını bugün bile bilmediğim kadar çok çocuk ve torun bıraktı. Bu yaşımda bile her gün yeni birinin varlığını öğrendiğim anne tarafımdan yüzlerce kuzenim var. Dedemden sonra ailenin ve köyün yönetimi dayım Sabri’ye geçmişti. Dayım, ben kendimi bildim bileli köyün muhtarıydı.
Ne var ki ve ne acı ki bizimkiler gibi, Zîlan’dan kaçmış ‘macir’ ailelerin de nüfusları hızla artmış, kocaman köy bu insanlara dar gelmeye başlamıştı.Aralarında arazi kavgaları baş göstermişti. Köyün büyük kısmı hala dayımındı ancak, anlaşılmaz bir nedenle bu insanlarla kavga eder, babasının yaptıkları onların başına kakar, hakaret, eziyet ederdi. Zaman içinde bu kavgalar kanlı olmaya başladı. Birbirlerini vurup, kırdılar.
Ne yazık ki onlarla kavgasında çok da haklı olmamasına rağmen, rahmetli annemi üzmemek adına gençlik yıllarında hep dayımdan yana tavır aldım.O yıllar başka bir seçeneğim var mıydı, bilemiyorum ama uzun süre bunun vicdan azabından kurtulamadım... Zîlan Deresi yani, acısı kadar azabıyla da yaşıyor!
Jiyanî isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Jiyanî Adlı Kullanıcıya bu mesajı İçin Teşekkür Edenler:3 Kişi
*Soresvan* (24-06-2012), T.Partizan (27-06-2012), Özgürlükateşi (24-06-2012)
Alt 24-06-2012, 19:33 PM   #4
Kullanıcı Profili
Jiyanî
Berxwedan Jiyanê
Avatar Yok
Sosyalist ZeminJiyanî
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Oct 2010
Üye No: 6
Mesajlar: 1,046
Konular: 606
Teşekkür Grafikleri
Teşekkür: 1485
707 Mesajına 1759 Teşekkür Aldı
IM
Standart

SELAHEDDÎN BIYANÎ: Zîlan’da bir eşkıya fotoğrafı ve tarihin tekerrürü

Bazen yüzüne kadar dökülen uzun saçlarını yana devirip öfkeyle konuşan, dağda bile üzerinde son derece şık elbiselerle gezen, Hesenevdal Medresesinde öğrendiği Ehmedê Xanî’den beyitler okuyan bu bakımlı eşkıya, ısrarla ‘Bu savaşı kazanmak için tek bir yolumuz var.


Zîlan Köylerine inip bütün çocuklarımızı ve kadınlarımızı öldürelim; bize ayak bağı olmasınlar; işte o zaman dünya alem görsün bakalım kimin yiğit kimin kahpe olduğunu’ diye ısrar ediyordu. Xalis Beg, gözleri çakmak çakmak olmuş bu adamı dehşetle dinliyordu...
Zalimlerin kimseler tarafından hatırlanmasın diye yırtıp zamana savurduğu yüzlerce tarih sayfasının içinde en çok eşkıyalar gizlidir. Zalim onu gizledikçe dengbêjler ve yaşlılar divanı onu inatla yüzeye çeker. Zalim, öyküyü unutturmanın hesabını yaparken yetmiş yıl sonra Şêx Ararat Tendürek dağlarında izini sürer Reşoyê Silo’nun. Çakırbey Karakolu basıldığında yeşil sarı kırmızı bir Acem kumaşını sırığın ucuna geçirip en önde yürüyen bu adam, 1926 sürgününde Batı’ya sürüleceğini bildiği andan itibaren yoldaşı Bekirê Qulixan ile birlikte dağları mesken tutar ve aynı dağlarda öldürülür!... Sırtını dağlara ve onu ihbar edecek bir ihbarcının erken infazına dayadıkça güvendedir eşkıya. En çok ovalarda ve derin vadi boylarında vurulur onlar. Bir kaç haini daha öldürmeden gitmiş olmanın pişmanlığını taşır eşkıya; çünkü keklik soyundandır o. Öldürülen bütün eşkıyaların fotoğrafında aynı imge hakimdir: tilkinin kurnazlığı, yaz ortasında bile giyilmiş kalın elbiseler ve bir keklik mahcubiyeti. Zîlan Direnişi katliamla sonuçlanınca yanına eşi Zeyno’yu alıp seksen kişilik bir grupla Zîlan dağlarına çekilen ve adamlarıyla 1931’in kışına kadar direnen Reşoyê Silo’nun adamları bir tek açlıkla baş edemezler. Zîlan Katliamından sonra bütün Zîlan mıntıkası boşalınca adamlarının arasında açlık ve çözülme başlar. Reşo, yanına Mihemedê Xalit ve Emerê Xalit adlarındaki iki kardeş ile eşi Zeyno ve Zeyno’nun Kalkî Aşiretine mensup bir akrabasını alarak Tendürek dağlarına çekilir.
Bargirî-Erdîş sınırındaki bir mağarada saklanmışken Zîlan’da karın deşmekle ve kelle koparmakla ün salmış İbrahim Bey komutasındaki askerler, resmiyetin milis, Kürdün cahş dediği Sidîqê Keçel ve Feto’yu da yanlarına alarak pusuya düşürürler Reşo’yu. Reşo’nun çok güvendiği tüfeği tutukluk yapar. Kürdün tarihinin ve talihinin en çok tutukluk yaptığı zaman dilimidir o günler. Reşo, kendisini teslim almaya gelen akrabası Feto’ya ilk kez yalvarır: Tüfeğini ver bana; benim tüfeğin namlusunda mermi sıkıştı. Feto, Reşo’yu teslimiyete zorlar. Reşo’yu oradan alıp öbür gün Zeyno’nun bulunduğu mağaraya götürürler! Zeyno direnir; yıllar sonra Zeyno’nun izini sürer Zîlan adında genç bir kız. Reşo te digot li mala emer mêr û mêrxas li ser min da tûne ne. Hilde tivinga xwe biheje û bi ber min ve were... diye ağıtlar yakar dengbêjler yıllar sonra Zeyno’nun ağzından. Zeyno, Reşo’nun ısrarıyla teslim olur; öfkeyle Reşo’nun yüzüne bakar! Hani ölüme kadar direnecektik Reşo! Reşo sadece buraya kadarmış der sessizce... İbrahim Beg Zeyno’ya dönerek: Bak yiğidini yakaladım; ben mi yiğitim o mu diye sorar! Zeyno hiç sektirmeden ‘Sen Reşo’nun iti bile olamazsın! Senin emrinde askerler, milisler ve devlet var; benim kocamın bir tek tüfeği vardı; o tüfek de ona ihanet etti der. Bu cevap üzerine İbrahim Bey’in emriyle askerler ikisini yere yatırıp başlarını gövdelerinden ayırırlar ve kesik başlarını köy köy dolaştırıp teşhir ederler. Bu gelenek İbrahim Bey’den torunlarına kalır! Tarih süreğendir; sarmaldır; tekrar edilmeyi sever!

‘‘Eşkıyalar’ kitaplardaki resmi tarihe değil, hatırlanan tarihe aittir. Olaylar ve onları şekillendirenlerin kayıtlarından ibaret olan tarihin değil, teoride denetlenebilir olsa da fiilen denetlenemeyen ve yoksulların dünyasını belirleyen etkenleri simgeleyenlerin, yani halka adalet getiren kralların ve kahramanların tarihinin parçasıdırlar. Eşkıya efsanesinin bizleri hala harekete geçirebilme gücüne sahip olması bundandır.’’
(Eric J. Hobsbawm)
Yıllar sonra İran’dan bir asker Reşo’nun infazından hemen sonra çekilmiş bir fotoğrafla birlikte bir mektup yollar Reşo’nun akrabalarına. Mektubun bir yerine bir cümle düşmüştür: İbrahim Bey Reşo’ya seni nasıl öldürmemi istersin diye sorduğunda Reşo: tutukluk yapan o tüfek benim ölümüme sebep oldu; o tüfeğin namlusunu ağzıma sık diye cevap verir. Ve tam yüzyıldır bütün eşkıya fotoğraflarında eşkıyanın ağzından kan akmaktadır.

Kaynak: S.Ulugana; Ağrı Kürt Direnişi ve Zîlan Katliamı (1926-1931) Pêrî Yayınları



Sûto


Jin, kûçikê şil û tifinga bê nîşan
gunehên dijwar bûn di ola wî da.
Awirên xwînrêj û simbêlên wek Gûrzê Rostem
Dijminahiya xurt û Mêrxaziya Bahdînî
Cîrokek bi qetil û xwîn bû Sûto

Sûto pişta xwe dabû bêkesiya xwe
Dilê wî wek Çiyayê Kato hişk
wek Çemê Qetlê zalim bû
evînên rêgir û mêrkûj şîrê memikên diya wî bûn
bi xwîn, xwêdan û bi jehra xîzaniyê hatibû mijandin.
Lê belê wek dostekê bê bazar dostê xwedê bû.

Ew çavên xof didan dijmin niha kor
Lingên welatê jêr lerizandî niha sist û bê taqet
Ew pişta kû barê heştê salan barkirî xwar û qop
Destên tetîkên Tifinga Bîrno ezber kirî wek zeviyên bê av şeq şeq bûyî
Ew jana malxirab li ser gûrcikên wî diyariya zindanên welatê Tirka bû
Ew rûyê nerm û hişk wek beroja Çiyayê Satê bê deng û tenha
Dilê wî tejî bûye ji tirsa xwedê
Roj hatibû wê bimira Sûto

Dihate bîra wî ew rojên çelenk û rûspî
Ew rojên talan û berfirehî
Navdanên gûrîna ewrên berî baranên bûharê
‘Eger pişta min xwe bîgehîne Çiyayên Reş
bira bi heft bavên xwera werin Romiyên Teres’
wê gavê çawa di qût qûtî dilê wî
çawa dibû zarokek nehs ew mêrxazê hezar salî

Tizbihên kehrebar, kopalê heyzeran
keziyên kevaniya wî -derdê namûsê-
hêj di xûrçika hespê kimêt da veşartî
ew çavên hezar jin tê da helyayî niha pêşiya xwe na bînin
ne pişta wî ya qahîm, ne navdanên Çiyayê Satê êdî nikarin biparêzin egîdiya Sûto
êdi li civatên kalemêran
û metelokên pîrejinan da tê risandin bêkesî û belengaziya Sûto

‘heyfa mêra di çi halî’ pêvenoskên dengbêja bûn
ew dengbêjên li civatên mîr û paşayên zûlûmkar xûlametiya keyfa wan kirî
sûto bi dengekî gûr û şikestî strana xwe digot
mista xwe şidandî û dijûn didan hemû dengbêjan:
‘li rêyên dûr min winda kir eşq û evîn
evîn ji tirsê reviya cilmisî sosin û asmîn
ez sûto bûm xweyiyê tifinga sêtir a dilhelîn
bi mêrxasî û zulmê borî ev emrê pûç û derewîn’

sûto her dû destên xwe vekirî
wek şêrekê pîr û poşman:
bes e ey xalikê erd û ezman
xweyiyê av û agir
ey dostê kevin û rehmanê dilan
an bi mêranî
an jî tû bêje…

hezar tefik û kemînan ez derbaz bûm
hezar caran canê min hat ser pozê min
ez fîlitîm ji destê Îzraîl
min bikûje êdî ey cebbarê jorî
vê carê jî bi mêranî
ve carê jî…
Jiyanî isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Jiyanî Adlı Kullanıcıya bu mesajı İçin Teşekkür Edenler:2 Kişi
*Soresvan* (24-06-2012), T.Partizan (27-06-2012)
Alt 24-06-2012, 19:33 PM   #5
Kullanıcı Profili
Jiyanî
Berxwedan Jiyanê
Avatar Yok
Sosyalist ZeminJiyanî
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Oct 2010
Üye No: 6
Mesajlar: 1,046
Konular: 606
Teşekkür Grafikleri
Teşekkür: 1485
707 Mesajına 1759 Teşekkür Aldı
IM
Standart

NECMETTİN SALAZ: Zîlan kan, Zîlan süngüye asılı...

Bir kez Wan'dan Bazîd'e giderken, Tendürek dağının yokuşunda iyice yavaşlayınca arabamız, kara, kapkara olmuş taşlara baktım uzun uzun.


Kan yere aktığında kızıllığını yitirip kararmaya başlar ya bir süre sonra, o an bunu düşündüm. Her kaya, Tendürek'te öldürülmüş bir Kürdün kanını emmiş, önce utancından kızarmış, zaman geçince de doğası gereği kararmıştı sanki. İrili ufaklıydılar, sanki öldürülmüş insanların boyutlarını yansıtıyorlardı yanlarından geçip giden insanlara: Kadın, erkek, çoluk çocuk… O coğrafya bir hüzün, bir zulüm bölgesidir… Ola ki bir gün geçer giderseniz oralardan, bunu yüreğinizin en derin yerlerinde hissedersiniz.
Zulüm, kara bir bulut misali çökmeye görsün bir coğrafyanın üstüne. Bir yara izi gibi öyle durur ortalık yerde, geçip gitmez. Yıllar, yüzyıllar geçse de üstünden fark etmez, sanki birkaç saat önce yaşanmış gibi durur kalır öyle. Üç göbek öteden babalar, analar değil de şimdi yaşamakta olan torunlar ölmüş de dirilmişler gibi gelir insana. Zulüm, insanlık tarihinde soysuz insanın, çaresiz ve mazlum insana yaşattığı en utanılası şeydir. Haklı olarak görüp duymak istemez çoğu insan. Ancak Diyarbakır Zindan vahşetini yaşayan bir insan olarak iki başka vahşetin tanıklarını dinlemek, o acıları onlarla bir kez daha yaşamak zorunda kaldım. İkincisi Halepçe'ydi, ilki Zîlan…
Diyarbakır'ı yaşamış olmaktan yana bir şikayetim yok. Dostumu düşmanımı tanımış oldum; insan nedir, neler yapabilir, bir fazla zeytin tanesi ya da bir lokma ekmeğin eksikliği nelere yol açar sorusunun yanıtını görerek, yaşayarak öğrendim. Ancak Halepçe ve Zîlan'a dair aynı şeyi söyleyemiyorum. Keşke gitmez olaydım ikisine de gerçekten.
O gün bu gündür iki kanayan yaram var.
* * *
Van Belediyesine danışmanlık yaptığım günlerdi. "Adule" adlı destanı bitirmiş, bölgeye dair bir şeyler daha yazmak istiyordum hazır oradayken. Nereden, nasıl geldiyse aklıma, Zîlan katliamını araştırmayı ve yapabilirsem bir kitap haline getirmeyi düşündüm. Araştırmalarım hayal kırıklığı yaratmaya başladı. Ağrı isyanının bir parçası olarak birçok yerde bahsi geçiyordu, ama bütünüyle Zîlan'ı anlatan yazılı hiçbir şey yoktu neredeyse. İstanbul Kürt Enstitüsü arşivindeki iki üç sayfalık bir makale dışında hiçbir şey bulamadım. Bir şey yazabilmenin tek yolu olayın yaşandığı yere gidip canlı tanık ya da olaya hakim insanlar bularak bilgi almaktı. Ben de öyle yapmayı düşündüm. O sıralar Sapanca'da öğretmenlik yapmakta olan Lezgin Botan (şu an KCK davasından tutsak) tatil için Van'a gelmişti. Yine Gündem gazetesinin Van sorumluluğunu da Zülküf Kışanak yapıyordu. Düşüncemi onlara söyledim, ikisi de yardımcı olacaklarını söylediler. Bu beni cesaretlendirdi. İlk pazar hep birlikte yola koyulduk, Erciş merkezde belli bilgiler ve bir yol bilen edindikten sonra Pertax köyünün yolunu tuttuk. Pertax'a giden yol, vadiden, Zîlan deresinin kıyısından geçiyordu. Yıllar önce, babama muavinlik ederken, o vadiden defalarca geçmiştim vadi tarihine dair hiçbir şey bilmeden. Duygulandım…
Rehberimiz bizi doğruca Hacı Heyder'in evine götürdü. Seksenine merdiven dayamış bir Kürt köylüsü olan ev sahibimiz, Zîlan katliamına tanıklık edenlerden biriydi. Kanıtını da sırtında taşıyordu: kocaman bir süngü yarası. Beklediğimin aksine oldukça soğuk ve mesafeli karşıladı bizi. Haklıydı da. Ailesindeki bütün genç insanlar dağa çıkıp gerilla olmuş, bir kısım yakını da zindanlarda olan bir insanın evine gider de "Merhaba, biz Zîlan üzerine konuşmaya geldik" derseniz damdan düşer gibi, sonuç da böyle olur. Ne benim belediyedeki işim ne de arkadaşlarımın konumu, ikna etmeye yetmemişti Hacı Heyder'i. Çareyi telefona sarılmakta buldum ve bir dostu arayarak durumu anlattıktan sonra telefonu ona uzattım. Birkaç dakika konuştular, durum değişti. Çaylar, meyveler geldi ve başladı olup biteni anlatmaya. O anlattıkça biz bir yandan not aldık, bir yandan da ağlamamak için kendimizi zor tuttuk. Kendi konuşması bittikten sonra epeyce bir sessizlik çöktü odaya, sonra sessizliği yine o bozdu: "Şimdi de Gulazer'in evine gidelim, onu da dinleyin" dedi. İşte bu çok hoş oldu, yani ikinci bir tanık daha dinleyecektik.
Gulazer ana. Şirin mi şirin, bir o kadar da ürkek, alabildiğine yaşlanmış, pamuk suratlı bir Kürt kadınıydı. O da evine buyur edip çay ikram etti bize ve anasıyla birlikte neler yaşadığını, anasının onu kurtarabilmek için kendi yaralı bedenini nasıl kendine kapak yapıp altında gizlediğini, kurşunlanmanın ardından yapılan süngüleme işlemini tüm ayrıntısıyla anlattı. O yaşına rağmen olayın etkisinden kurtulamamıştı. Şu an gibi aklımda kelimeleri, resmini çekmek istediğimizde "Gazataya vermeyin, gazataya vermeyin, devlet var, cendırme var…" diye uyarıyor, fotoğrafını çekmemizi pek de istemiyordu. Hacı'nın yardımıyla zar zor ikna edip birkaç pozunu alabildik.
Epeyce not tuttuktan, özel genel konuşmalardan sonra rehberimizi Erciş merkeze bırakıp Van yoluna düştük. Bir saatlik yolda çıt çıkmadı arabada, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu.
Bir süre çalıştım notlar üzerinde ama olmuyordu, bir şeyler eksikti. Yeteri kadar duygu ekleyemiyordum destana. Sonuçta bir pazar sabahı, bu sefer yalnız düştüm yola ve dosdoğru Milk'e, ardından da Çaxırbek'e gittim. Bu iki köy, kurşuna dizme olaylarının yaşandığı köylerdi tanıklarımıza göre. Milk'ın yerinde yeller esiyordu tabii, ne ev kalmıştı ne insan. Ama yine de tarif edilen yere gittim, kurşuna dizilen insanları canlandırdım kafamda, ortalarda bir yerde durup katliamın mimarlarından Derviş beyi dinledim. "Efendiler, bu bir tatbikattır, sakın ha korkmayasız, şimdi bizim çocuklar başınızın üzerinden havaya, ayaklarınızın altından yere ateş edecekler, sakın ha korkmayasız…" diye bağıra bağıra nutuk atıyordu bize.
Sonra birden karakoldan çıkarılarak kalabalığı her yandan görebilecek biçimde yerleştirilmeye çalışılan mitralyözleri gördüm. Hem önümüzde hem de yanlarımızdaki tepelere koşuşan silahlı askerlere baktım biraz. Sonra birden en öndeki ihtiyarlardan birinin "Sellalahu ala seyyidina Muhammet, Bireviiiin, biiiirevin ew ê me hemû bikujin…" diye bağırmaya başlamasıyla birlikte Derviş beyin "Ateeeeeş, ateeeeeş, birini sağ komayın bu vatan hainlerinin" bağırtısını, ardından da ölüm kusan makinelerin kulak tırmalayan seslerini duymaya başladım. Bir kısım insanın, özellikle çocukların arkadaki ormanlık alana ulaşabildiklerini gördüm. Sonra alanda olan herkesin kendi payına düşen mermiyle buluşmasından sonraki çığlıklarını ve yere düşüşlerinde çıkan sesleri de duydum. Binlerce insan kanlar içinde yerlerdeydiler. Bir bölümü hala ölmemiş, iniltileri geliyordu. Sonra yine Derviş beyin sesi geldi: "Süngü taaaak."
Taktılar süngülerini, yaralı ölü ayırmadan tamamını süngüden geçirdiler bu kez. Alandan ayrılmadan dönüp bir kez daha baktım etrafıma. Ayakta sadece askerler kalmıştı. Orta yerde yatmakta olan binlerden akan kan ise küçük bir kanal oluşturmuştu kendine ve Zîlan'a ulaşmak üzereydi.
Sonra bir sitem yolladım Zîlan'a ve oradan uzaklaştım: Oooy Zîlan, oooy kanlı Zîlan, kökü kuruyası, suyu kesilesi Zîlan. Sen ne biçim deresin, bu taşıdığın su değil kaaaaan….
Jiyanî isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Jiyanî Adlı Kullanıcıya bu mesajı İçin Teşekkür Edenler:2 Kişi
*Soresvan* (24-06-2012), T.Partizan (27-06-2012)
Alt 24-06-2012, 19:41 PM   #6
Kullanıcı Profili
Jiyanî
Berxwedan Jiyanê
Avatar Yok
Sosyalist ZeminJiyanî
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Oct 2010
Üye No: 6
Mesajlar: 1,046
Konular: 606
Teşekkür Grafikleri
Teşekkür: 1485
707 Mesajına 1759 Teşekkür Aldı
IM
Standart

Ağrı İsyanı Dönemindeki Gazete Küpürleri




























Jiyanî isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Jiyanî Adlı Kullanıcıya bu mesajı İçin Teşekkür Edenler:2 Kişi
*Soresvan* (24-06-2012), T.Partizan (27-06-2012)
Alt 24-06-2012, 19:45 PM   #7
Kullanıcı Profili
Jiyanî
Berxwedan Jiyanê
Avatar Yok
Sosyalist ZeminJiyanî
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Oct 2010
Üye No: 6
Mesajlar: 1,046
Konular: 606
Teşekkür Grafikleri
Teşekkür: 1485
707 Mesajına 1759 Teşekkür Aldı
IM
Standart

Zilan Katliamında Delirenler: Tayfûnê Zîlanî



Zilan Katliamı'nda delirenler.... Tayfunê Zîlanî....Bulanık'ta dilencilik yapan yaşlıca bir deli, gökyüzünde her uçak gördüğünde kendini yere atıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Üzerinden çok zaman geçmedi Zîlanlı olduğu anlaşıldı. Köyleri bombalamaya gelen uçakların dehşetine kapılıp delirmişti, ya da ağır
bombardımanın etkisindeydi hala.


“Zîlan Deresi’nde yaşanan olaylardan şans eseri kurtulan Susak, şimdi Bulanık’ta dilencilik yapıyor. Olaylar sonrası akli dengesini yitiren ve şimdi 95 yaşında olan Susak, olaylardan sağ kurtulmayı başaranlardan haber alamadığını, o yüzden yıllardır tek başına yaşadığını söyledi. Bulanık’ta kötü bir hayat sürdürdüğünü belirten Susak, yaşadıklarını unutamadığını vurguladı.
Bulanık’ta halk tarafından Tayfunê Zîlanî olarak anılan Susak, o günü şöyle anlattı: ‘ Derviş Bey’e bağlı askerler, isyana kalkışacağız diye bir anda Zîlan Deresi’ndeki 7 köye baskın yaparak, taramaya başladılar. Herkesi öldürmeye başladılar. Kısa bir süre içinde ortalık cesetlerle doldu. Ben de kaçarken yere düştüm. Cesetlerin altında kaldım. Benim öldüğümü zannettiler. Bütün cesetleri üst üste yığdılar, ben de cesetlerin altında kaldım. Askerler gittikten sonra ortaya çıktım. Ancak ailemden sadece ben sağ kalmıştım. Babam, annem ve bütün akrabalarım öldürülmüştü. Çok az kişi sağ kurtuldu. Kurtulanlar da benim gibi akli dengelerini yetirdiler.’ Olaylardan sonra tekrar askerlerce gözaltına alındığını belirten Susak, şöyle devam etti: ‘Bir süre sonra askerler tekrar bölgeye geldiler ve sağ kurtulanları Muş, Ağrı ve Doğubayazıt’a götürdüler. Aralarında ben de vardım. Buralarda günlerce aç kaldık ve işkencelere tabi tutulduk. Daha sonra esir olarak birkaç yıl askerler için çobanlık yaptım. Çobanlıktan sonra beni Elazığ Deliler Hastanesi’ne gönderdiler. Uzun bir zaman burada kaldım. Burada hayvan muamelesi yapıyorlardı. Hastanede çok acı çektim. Burada ortalığın düzelmesi ile birlikte serbest bıraktılar. Ben de tekrar köyüme gelmek istedim. Ancak oraya gittiğim zaman evler dahi yoktu. Ben de Muş’a geldim. Ve Bulanık İlçesi’ne yerleştim. O günden bu yana buralarda dilencilik yaparak geçiniyorum.’ Dönemin Bulanık Belediye Başkanı’nın barınmak için kendisine tahsis ettiği evde tek başına kaldığını belirten Susak, ‘Devlet köylerimize Afganlıları yerleştirdi, biz de sağ kalanlar ortada kaldık. Sonra burada kalmaya başladım. Dilencilik yapıyorum ama polisler sokaklarda dolaşmamı istemiyor.’ dedi. Susak, o günden beri yakınlarından haber alamadığını belirtirken, Erciş ilçe merkezinde oturan yakınları ise, Susak’ın anlattıklarını doğrulayarak, yıllardır görüşmediklerini belirttiler”


Sedat Ulugana'nın "Ağrı Kürt Direnişi ve Zilan Katliamı (1926-1931) adlı kitabından

Pêrî Yayımları - 2011
Jiyanî isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Jiyanî Adlı Kullanıcıya bu mesajı İçin Teşekkür Edenler:2 Kişi
*Soresvan* (24-06-2012), T.Partizan (27-06-2012)
Yeni Konu aç  Cevapla

Paylaş

Etiketler
deresi, katliamı, zîlan


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Zîlan/Delîla Jiyanî Vîdeo/Belgesel 0 30-06-2012 20:16 PM
Zeynep Kınacı (Zîlan) Jiyanî Komünist Kadın 1 30-06-2012 19:45 PM
Diyarbakır'da kadınlar Zilan'ı andı zeynep Güncel Haberler 2 01-07-2011 20:21 PM
Koma Asmin - Zilan Maralım Özgün ve Türkü 0 17-03-2011 20:33 PM
Son tanıklar Zilan Katliamı’nı anlattı Jiyanî Kürt Özgürlük Mücadelesi 0 08-11-2010 21:16 PM




Powered by vBulletin® Version 3.8.5 Copyright ©2000 - 2011, Jelsoft Enterprises Ltd.
SOSYALİSTZEMİN.COM Forum Kategori Arşiv Görünümü
1, 2, 4, 3, 5, 6, 7, 65, 62, 64, 47, 63, 59, 16, 38, 39, 40, 19, 20, 21, 61, 23, 24, 25, 26, 41, 28, 29, 31, 32, 33, 35, 73, 36, 37, 66, 42, 43, 45, 46, 48, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55, 56, 57, 60, 67, 68, 69, 70, 71, 72, 74, 75, 76, 77, 79, 88, 83, 80, 81, 82, 84, 85, 86, 87, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 134, 118, 120, 119, 121, 122, 130, 124, 125, 129, 131, 132, 133, 135, 136, 137, 138, 145, 141, 144, 143, 146, 147, 148, 149, 150, 151,